aliseyyar@sosyalsiyaset.net

 

<<<Sosyal Siyasetçilerimiz; 

<<<Prof. Dr. Nahit TÖRE

 

Prof. Dr. Nahit TÖRE

 

Makaleleri
 
Töre, Nahit; “Helsinki Zirvesi Sonrasında Türkiye-AB İlişkileri: Uzun, İnce Yol Gerçekten Kısalıp Genişledi mi”; MESS Mercek Dergisi; Temmuz 2000.

 

 

HELSİNKİ ZİRVESİ SONRASINDA TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ: UZUN, İNCE YOL GERÇEKTEN KISALIP GENİŞLEDİ Mİ ?

 

(Prof. Dr. Nahit Töre)

37 yıllık Türkiye-AB ilişkileri tarihi, bu ilişkileri yakından izlemeye çalışanlar için genelde iç karartan bir zaman kesintisidir.Çünkü işler hiç de 1963 yılında imzalanan Ankara Anlaşması’nın ve onu izleyen öteki ortaklık metinlerinin koyduğu hedefler ve takvimler doğrultusunda yürümemiş; güven bunalımlarıyla çevrili bir ortamda karşılıklı suçlamalar ve daha önemlisi temerrütler” birbirini izlemiştir.

   Bu açıdan 1996 yılı AB-Türkiye Gümrük Biriliği’nin yürürlüğe konulabilmiş olmasını hiç kuşkusuz bir “başarı” saymak gerekir.Gümrük Birliği, kendisine özellikle Türkiye’de yöneltilen çeşitli eleştirilere karşın, beşinci yılını oldukça sakin bir biçimde doldurmak üzeredir.Bu süre içinde Türkiye dış ticaret ve gümrükler tarım, rekabet, demir-çelik, fikri ve sınai mülkiyet hakları, sınai mevzuat, tüketicinin korunması gibi pek çok alanda kapsamlı uyum çalışmaları gerçekleştirmektedir.

   Gümrük Birliği’nin izleyen ikinci olumlu gelişmesi ise, 10-11 Aralık 1999 tarihlerinde Helsinki’de toplanan Avrupa Konseyi’nin(yılda iki kez yapılan devlet ve hükümet başkanları zirve toplantısının resmi, fakat daha az kullanılan adı budur) Türkiye’nin AB adaylığını tescil ederek, onu halen kapısında bekleyen 12 aday ülkeye eklemesi olmuştur.Aslında bu durum, Ankara Anlaşması’nı ve özellikle onun Türkiye’ye tam üyelik perspektifi veren ünlü 28.maddesini iyi bilenler için hiç de yeni bir “ödül”değildir. Fakat tam 2 yıl önce,1997 sonunda Lüksembourg’da yapılan zirvede Türkiye’nin açıkça adaylık dışında tutulduğu göz önüne alınırsa,Helsinki kararlarının Türkiye-AB ilişkileri açısından taşıdığı önem ve getirdiği yenilik daha iyi anlaşılır.

   Bu yazıda önce kısaca Helsinki kararlarının ve bunların Türkiye’ye kazandırdığı “katılma öncesi strateji”nin neler içerdiğine değineceğiz.Fakat asıl yapmak istediğimiz, bu kararlarla Türkiye’nin önünde açılmış görünen tam üyelik yolunun bazı tehlikeli dönemeçlerine dikkati çekmek ve bunlar ışığında başlıktaki soruya yanıt bulmaya,başka bir deyişle,yolun uzunluğunu tahmine çalışmaktadır.

 

I. Helsinki’de Alınan Kararlar

Girişte değindiğimiz gibi,10-11 Aralık 1999 tarihlerinde AB dönem başkanlığı Finlandiya’da bulunduğu için Helsinki’de gerçekleştirilen Avrupa Konseyi toplantısında Türkiye’ye resmi olarak aday ülke statüsü tanınmıştır.Toplantıdan sonra açıklanan Başbakanlık Sonuç Bildirisi’nin 12 numaralı paragrafında bu husus açıkça vurgulanmaktadır.Yaklaşık yarım sayfa tutan bu paragrafın bu yazıda değineceğimiz kavram ve konulara ilişkin cümlelerini şöyle sıralayabiliriz:

·                  Türkiye, diğer aday devletlere uygulanan aynı kriterler temelinde, birliğe katılmaya yönelmiş bir aday devlettir.

·                  Türkiye diğer aday devletler gibi,yapılacak reformların teşvik edilmesi ve desteklenmesi için bir katılma öncesi stratejisinden yararlanacaktır.

·                  Türkiye ayrıca topluluk programlarına ve kuruluşlarına(ajanslarına) ve katılma süreci bağlamında,aday devletler ile birlik ve arasında toplantılara katılma fırsatına sahip olacaktır.

·                  Daha önceki Avrupa Konseyi sonuçları temelinde,AB müktesebatının (Union acguis) kabulüne dahil bir ulusal programla birlikte,siyasi ve ekonomik kriterler ve üye devletler yükümlülükleri ışığında, katılım hazırlıklarının yoğunlaştırılması gereken öncelikleri de kapsayan bir katılma ortaklığı(belgesi) hazırlanacaktır.

·                  Türk mevzuatının ve onun uygulamasının AB müktesebatı ile uyumlaştırılmasını yoğunlaştırma amacıyla Komisyon, müktesebatının analitik incelenmesine ilişkin bir süreç başlatılacaktır.

·                  Katılma öncesinde kullanılmak üzere, Avrupa Birliği’nin tüm mali yardım kaynaklarının koordinasyonu için Komisyon tek bir çerçeve hazırlayacaktır.

 

   Şimdi, kararlarda geçen kavram ve terimlerin açıklanmasına geçebiliriz.

 

2. Katılma Öncesi Stratejisi Ve İçeriği

   2.1. Amaç

   AB Komisyonu,15 Temmuz 1997 tarihinde Avrupa Konseyi’ne sunduğu Gündem 2000 başlıklı raporda, başarılı bir gündem stratejisinin,üyelik müzakerelerinin Birlik müktesebatının uygulanması ilkesine dayandırılmasıyla ve tüm aday ülkerin tam üyelik öncesinde bu müktesebata mümkün olduğunca yüksek düzeyde uyum sağlamasını öngören güçlendirilmiş bir katılma öncesi stratejisinin kabulüyle oluşturulabileceğini belirtmiştir.Bu stratejinin amacı, AB tarafından değişik şekillerde sağlanan destekleri, “katılma ortaklığı” adı altında tek bir çerçevede toplamak, aday ülkelerin belirledikleri takvimleri dikkate alarak bu ülkelerde işbirliğine gitmek ve aday ülkelerin Topluluk programlarına katılmalarını sağlayarak, AB’nın politikaları ve prosedürleri ile yakınlaşmalarına çaba harcamaktır.

 

   2.2. Katılma oOtaklığı

   Katılma ortaklığı, katılma öncesi mali yardımlar ve Topluluk programlarına katılım da dahil olmak üzere, güçlendirilmiş katılma öncesi stratejinin temel unsurudur.Her aday ülke için bir katılma ortaklığı belgesi düzenlenmektedir. Bu belge bir yandan üyeliğe hazırlanma sürecinde aday ülke tarafından kısa ve orta vadede aşama kaydedilmesi gereken öncelikli alanları ortaya koyarken,diğer taraftan uyum çalışmalarına verilecek mali desteğin çerçevesini çizmektedir.Katılma ortaklığı, aday ülkelerin üyelik başvurusuna cevaben Komisyon tarafından verilen görüşte (opinion) yer alan hususları dikkate alacak şekilde, başta demokrasi, makro ekonomik istikrar, sınai yapılanma ve Birlik müktesebatının üstlenilmesi olmak üzere, bir çok alanda kısa ve orta vadeli öncelikleri belirlemektedir.Kısa vadeli öncelikler,12 aylık bir dönemde tamamlanması gereken hususları, orta vadeli öncelikler ise bir yıldan uzun sürede gerçekleştirilebilecek işleri kapsamaktadır. Katılma ortaklığı, Komisyon tarafından kabul edildikten sonra, Konsey’de nitelikli çoğunlukla onaylanmakta ve ilke olarak Avrupa Parlamentosu’na sunulmaktadır.Ayrıca belgenin kısa vadeli önceliklere ilişkin bölümü,gerçekleşmiş hedefler göz önüne alınarak her yıl güncelleştirilmektedir.

   Böylece yukarıda değindiğimiz Helsinki kararları doğrultusunda,artık resmi “aday ülke”sıfatıyla Türkiye’nin de Komisyon tarafından hazırlanacak bir “katılma ortaklığı”belgesi olacaktır. Bu belgede Komisyon tarafından diğer aday ülkeler yanında Türkiye için de hazırlanan 1998 ve 1999 İlerleme Raporları’nın göz önüne alınacağı ve bunlarda yer alan politik kriterler, ekonomik kriterler ve üyelik yükümlülüklerini üstlenme yeteneği konularında Türkiye’ye kısa ve orta vadeli öncelikler verileceği tahmin edilmektedir.Komisyon’un hazırlayacağı ilk taslağı Temmuz 2000’de görüş için Türkiye’ye sunmayı tasarladığı bilinmektedir.Türkiye’nin bu taslağa ilişkin görüşlerini en geç Eylül başında vermesi gerekecektir. Komisyon’un daha sonra katılma ortaklığı belgesini Ekim ayında yeni ilerleme raporuyla birlikte açılması ve Konseye sunması beklenmektedir.

   10-15 sayfadan oluşacağı tahmin edilen katılma ortaklığı belgesinin siyasi bölümünde ifade özgürlüğü, özellikle kültürel alanda azınlık haklarına saygı gösterilmesi, MGK’nun yönetim üzerinde etkisinin azaltılması ve anayasal değişiklik konularının yer alacağına az çok kesin gözüyle bakılabilir.Ekonomik kriterler ve Birlik müktesebatının üstlenilmesine ilişkin olarak da malların serbest dolaşımı,rekabet,fikri,sınai ve ticari mülkiyet hakları,sermayenin serbest dolaşımı, kamu alımları ve vergi sistemi gibi alanlarda teknik düzeydeki çalışmalara kısa vadede başlanmasının vurgulanacağı beklentileri yaygındır.

  

2.3. Ulusal Program

   Helsinki kararları uyarınca Türkiye, Birlik müktesebatını üstlenmek için hem katılma ortaklığında belirlenecek, hem de kendisi tarafından uygun görülecek öncelikli alanlarda,kullanılacak mali ve beşeri kaynakları, gerçekleştirilecek kurumsal ve idari reformları, müktesebata uyum bağlamında çıkarılacak kanun ve yönetmelikleri ve bunlara ilişkin takvimi gösterir bir “Ulusal Program” hazırlayacaktır.Türkiye’nin adaylık sürecinde bu belgeyi katılma ortaklığında yapılacak yıllık revizyonlar paralelinde güncelleştirilmesi de gerekecektir.Ulusal program hazırlıklarının katılma ortaklığı hazırlıkları ile eş zamanlı olarak yürütülmesi gerekmektedir.Bu nedenle, Türkiye ulusal programın taslak metnini Temmuz 2000’e kadar hazırlayarak komisyon ile görüşmelere başlayacak ve Ekim 2000 ortalarında da nihai metni komisyona sunacaktır.

 

   2.4. Analitik İnceleme (Tarama Süreci)

   AB komisyonu Türkiye için de diğer aday ülkeler gibi bir tarama (screening) süreci başlatacaktır.AB müktesebatının 31 bölümünün ele alınacağı bu süreçte, öncelikle Türkiye için saptanan öncelikli alanlarda çalışılacaktır.Nitekim 11 Nisan 2000 tarihinde Lüksembourg’da yapılan ortaklık Konseyi Toplantısı’nda bu amaçla ortaklık komitesine bağlı çalışacak 8 alt komite oluşturulması kararlaştırılmış ve komitelerin çalışma alanları şöyle belirlenmiştir:

 

1)               Tarım ve Balıkçılık

2)               Tek Pazar ve rekabet

3)               Ticaret, sanayi ve AKÇT ürünleri,

4)               Ekonomik ve parasal konular,sermaye hareketleri ve istatistikler

5)               Teknolojik yenilik,eğitim,işbirliği programları

6)               Ulaştırma çevre ve enerji (Trans-Avrupa altyapı ağları dahil)

7)               Bölgesel gelişme,istihdam ve sosyal politika

8)               Gümrükler,vergilendirme,uyuşturucu trafiği ve para aklama,

 

2.5. Topluluk Programlarına Katılma

   Helsinki kararlarıyla Türkiye’nin üye ülkeler arasında belirli alanlarda(kamu sağlığı,çevre,araştırma,enerji) işbirliğini artırmak,öğrenci ve gençlerin diğer üye ülkelerde kültürel ve akademik faaliyetlerde bulunmalarını sağlamak amacıyla Sokrates,Leonardo da Vinci, Youth for Europe isimli Topluluk programlarına dahil edilmesi de gündeme getirilmiştir.

   Türkiye’nin de belirli bir ölçüde mali katkıda bulunmasını gerektiren Topluluk programlarına katılım, Türkiye’nin öncelikleri de dikkate alınarak aşamalı olarak gerçekleştirilecektir. Geçtiğimiz ocak ayında Türkiye’nin Sokrates ve Youth for Europe programlarına dahil edilmesine ilişkin bir Avrupa Parlamentosu ve Konsey Kararı Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

 

2.6. Mali Yardım

   Katılma öncesi stratejisinin diğer önemli boyutu mali yardımdır. Ne var ki, bu bağlamda diğer aday ülkelerin yararlandıkları PHARE (Action Plan for coordinated aid Poland and Hungary), ISPA (Instrument for Scructural Policy for Pre-Accession) ve SAPARD (Special Acession Programme for Agriculture and Rural Development) programlarının mali çerçevesi 1999 yılının Mart ayında yapılan Berlin Zirvesi’nde belirlenmiş olduğundan, Türkiye’nin katılma öncesi süreçte farklı enstrümanlarla desteklenmesi hususu gündeme gelmiştir. Türkiye’ye MEDA (Avrupa Akdeniz İşbirliği) programından kaynak aktarılacaktır.

   Bu bağlamda 2000-2002 döneminde Türkiye’ye MEDA II bütçe kaynaklarından %60’ı Türkiye’nin alt yapı çalışmaları ve sektörel politikaları, %35’i katılma süreci ve %5’i sivil toplum örgütlerine yönelik olarak toplam 381 milyon Euro’luk hibe yardım sağlanması öngörülmüştür.

   Bunun yanında Türkiye’ye:

·                  Avrupa Yatırım Bankası Kaynaklarından 390 milyon Euro’luk kredi,

·                  Avrupa strateji kapsamında en erken 2001 yılı başında işlerlik kazanması beklenen 150 milyon Euro’luk hibe,

·                  “katılma öncesi yardım”başlığı altında henüz miktarı belirlenmemiş bir kredi,kullandırılacaktır.

   Ayrıca Türkiye’nin Gümrük Birliği çerçevesinde AB malin yardım taahhütleri arasında bulunan 750 milyon Euro’luk Avrupa Yatırım Bankası kredisi kullanılması söz konusudur.Deprem felaketi nedeniyle bölgede yürütülecek yeniden yapılanma çalışmalarına ve deprem bölgesinde faaliyet gösteren KOBİ’lerin desteklenmesine yönelik olarak kullandırılması öngörülen 600 milyon Euro’luk Avrupa Yatırım Bankası kredisinin 450 milyon Euro’luk kısmı üzerinde ise anlaşmaya varılmıştır.

 

3. Üyelik Yolunun Tehlikeli Dönemeçleri

   Türkiye, 14 Nisan 1987’de Roma Anlaşması’nın 237. maddesi uyarınca Avrupa Topluluğu’na (o zamanki adı böyle idi.) “katılma başvurusu” yaptığında,dönemin Başbakanı Turgut Özal üyeliğe götürecek sürecin “uzun,ince bir yol” olduğuna dikkati çekmişti. Aradan geçen süre içinde bu sözün ne kadar doğru olduğu anlaşılmıştır. 13 yıl sonra ülkemizin elde edebileceği şey, bir adaylık statüsünden ibarettir.Önümüzde de tam üyelik müzakerelerine resmen başlamış 12 aday daha vardır.

   Kuşkusuz önemli olan artık geçmiş olaylar değil, bundan sonra kat edeceğimiz yol ve bu yolun tehlikeli dönemeçleridir.Bu dönemeçleri iyi bilir ve bunları geçmek için gerekli önlemleri alırsak,arabayı kazaya uğratmadan menzile ulaştırabiliriz.Aksi halde,Türkiye-AB ilişkilerinde yeni”hüsranlar” yaşamamız pek muhtemeldir.Bunların Türk kamuoyunu Avrupa entegrasyonundan iyice soğutacağı ise kesindir.

   Bu kesimde söz konusu dönemeçlerin önemli gördüğümüz bazılarına dikkati çekerek, bir çeşit uyarı görevi yapmaya çalışacağız.

 

3.1. Kopenhag Kriterleri’ne Uyumun Çetinliği

   Aslında 1993 yılında toplanan Avrupa Konseyi’nde Birlik üyeliği için konulan ve daha sonra “Kopenhag kriterleri”olarak anılmaya başlanan koşullar 5 tanedir.Fakat zamanla bunlar “siyasi kriterleri”, “ekonomik kriterleri” ve mevzuat uyumu başlıklarını taşıyan üç ana grupta toplanmıştır.Türkiye’ninde AB üyesi olabilmek için bunlara uyması gereklidir.Fakat bunlar hiç de 1-2 yılda gerçekleştirilebilecek işler gibi görünmemektedir.

   Kısa dönemde özellikle siyasi kriterlere uyum konusu Türkiye’nin çok başını ağrıtabilecektir.Çünkü Avrupa Birliği tam üyelik müzakerelerinin başlatılmasını Türkiye’nin siyasi kariyerlere uyumuna bağlamıştır.

   1 Kasım 1993’te yürürlüğe giren Avrupa Birliği Antlaşması’nın(ki genelde Maastricht Antlaşması olarak tanınmaktadır) insan haklarına saygıyı Birlik’e yol gösteren ilkeler arasında en üst sıraya koymasından sonra, Kopenhag’da toplanan Avrupa Konseyi’nin “üyelik için, aday ülke,demokrasiyi,hukukun üstünlüğünü,insan haklarını ve insan haklarına saygı ve korumayı garanti eden kurumların istikrarını sağlamış olmalıdır” görüşünü benimsemesi,siyasi kriterlerin önemini artırmıştır.Üstelik, Birlik üyesi olmak isteyen ülkelerin sadece demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına bağlı olmaları ile yetinilmemekte, bunları günlük hayatta etkin bir biçimde uygulamaya koymaları beklenmektedir.

   Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini ne ölçüde yerine getirdiği konusundaki Komisyon değerlendirmeleri Gündem 2000 raporu ile 1998 ve 1999 İlerleme Raporları’nda yer almıştır.Burada bunların ayrıntılarına girecek değiliz.Fakat bu konuda halen en yeni belge olması nedeniyle,1999 İlerleme Raporu’nda yer alan şu değerlendirme paragrafını hatırlatmakta yarar olacağı düşüncesindeyiz.

   “Son gelişmeler, Türkiye’de bir demokratik sistemin temel özellikleri mevcut olmakla beraber, ülkenin Kopenhag siyasi kriterlerini hala karşılamadığını teyit etmektedir.İnsan hakları ve azınlıkların korunması konularında ciddi eksiklikler vardır.İşkence sistematik değildir, fakat hala yaygındır ve ifade özgürlüğü yetkili makamlarca devamlı olarak kısıtlanmaktadır. Milli Güvenlik Kurulu, siyasi yaşamda büyük bir rol oynamaya devam etmektedir.Yargının bağımsızlığı konusunda bazı iyileşmeler olmuş ise de, olağanüstü mahkemeler sistemi devam etmektedir.Son aylarda, demokratikleşme yönünde bazı yeni cesaret verici işaretler olmuştur.Hükümet ve Parlamento,siyasi yaşamı,adalet sistemini, insan haklarının korunmasını düzenleyen bazı önemli yasaların kabul edilmesi için henüz erkendir, fakat bu çabalar sürdürülmeli ve Kürt kökenli olanlar dahil tüm vatandaşları içine almalıdır. Komisyon, bu tedbirlerin olumlu etkisinin, Bay Abdullah Öcalan’a cezasının infazıyla yok edilmeyeceğini umut etmektedir.”

   Aslında Türkiye’de insan haklarının standartlarının yükseltilmesi amacıyla son yıllarda bir çok önemli adımlar atıldığı bir gerçektir.Bu çerçevede 1997 yılında bir Başbakanlık Genelgesi ile oluşturulan İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu, dikkate değer çalışmalar yapmıştır. Fakat özellikle 1982 Anayasası’ndan kaynaklanan engeller bir türlü aşılamamaktadır.

   Bugüne kadar demokratikleşme ve insan hakları alanında Türkiye’nin kendi “ev ödevi”olarak sürdürdüğü çalışmaların Helsinki kararlarından sonra bir de “AB ödevi” olarak yapılması zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlık çalışmaları çerçevesinde DPT’de oluşturulan “Türkiye Avrupa Birliği İlişkileri Özel İhtisas Komisyonu-Siyasi İlişkiler Alt Komisyonu” tarafından hazırlanan 14 Ocak 2000 tarihli raporda Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları alanında yapması gereken anayasa veya değişiklikleri tam 6 sayfayı kaplayan öneriler halinde sıralamıştır.İdari önerilerle, diğer öneriler bunlar dışındadır.

   TBMM’nin sıkı ve özverili çalışmaları sonucu tüm bu “yasal” işlerin belli bir sürede(diyelim ki yılda) bitirebileceğini varsaysak bile, bu yeterli olmayacaktır.Çünkü AB tarafı, yapılacak yasal değişikliklerin ve idari düzenlemelerin “tam olarak” hayata geçirilmesine de bakacaktır. Bu da hiç kuşkusuz karşımıza ciddi maddi ve beşeri kaynak sorunları çıkaracaktır.

   Bu sorunlar belki AB mali yardımı ve İnsan Hakları Eğitimi Türkiye Programı(1998-2007) türünden projelerle makul sürelerde aşılabilir.Fakat MGK’nın konumu, AB’nin varlığını iddia ettiği azınlık sorunları,idam cezası,Öcalan’ın cezasının infazı gibi “dikenli meseleleri”nasıl aşabileceğimiz şu anda belli değildir. Bunlar, toplumsal gerilimlere ve hatta hükümet bunalımlarına neden olabilecek boyutta sorunlardır ve sanırım tam üyelik yolunun en keskin dönemeci de burada karşımıza çıkacaktır.

   Siyasi kriterler yanında, ekonomik kriterlerle ilgili dönemeç açıkça daha az tehlikeli görünmektedir.1999 İlerleme Raporunda Komisyon’un da açıkça belirttiği gibi:

   “...Türkiye bir piyasa ekonomisi özelliklerinin pek çoğuna sahiptir.Sürdürülebilir makro ekonomik istikrarın sağlanması ve yapısal reform programlarını uygulama yönünde daha fazla ilerleme olması şartıyla, zorluklarla da olsa,Birlik içindeki rekabet baskılarıyla ve piyasa güçleriyle başa çıkabilecektir...”

   2000 yılı başında yürürlüğe konulan IMF destekli 36 aylık İstikrar Programı’nın Türkiye’nin ekonomik kriterlere uyum şansını daha da artırdığını kabul etmek gerekir. Fakat bu programların uygulanışında ortaya çıkacak bir aksama ya da verilecek bir taviz, bu dönemeci de birden çok tehlikeli kılabilir ve arabayı yolda bırakabilir.

   Mevzuat uyumu konusuna gelince, bu da hayli çetin ve zaman alıcı bir dönemeç olmakla birlikte, son analizde iş “teknik” nitelik taşıdığından, üstesinden gelinebilecek bir konudur.Bu alanda Türkiye’de mevcut birikim ve potansiyelin, vaktiyle aynı yoldan geçmiş AB üyesi ülkelerden ya da yeni katılma kamuoyunun önünde yer alan Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkelerinden daha az olmadığına inanıyoruz.

 

3.2. AB’de ve AB üyesi ülkelerde ortaya çıkması muhtemel gelişmeler ya da “Avrupa’nın değişken havası”

   Avrupa kıtasında hava her anlamda çok değişkendir.Demokratik süreçlerin işlemesini sağlayan seçimler, İhtiyar Kıta’dan bir türlü sökülüp atılamayan ırkçı ve dinsel eğilim ve bağnazlıklar her an Türkiye-AB ilişkilerini “olumsuz” etkileyebilecek yeni hava değişiklikleri yaratabilir.Bu anlamda, Türkiye’nin bugünkü genişleme sürecinde konvoyun en gerisine düşmesi bile hava değişikliğine, yani 1990’ların başlarında Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşüne, bağlanabilir.

   Bizi bu bağlamda asıl kaygılandıran AB vatandaşlarının genelde genişlemeye, özelde ise Türkiye’nin katılımına pek iyi gözle bakmamalarıdır.

   Geçenlerde Eurobarometer tarafından yayımlanan bir araştırmanın sonuçlarına göre, AB vatandaşlarının ancak %43’ü yeni genişleme sürecini desteklemektedir.13 aday arasında adaylığı en çok desteklenen ülke Malta’dır(%49).Merkezi ve Doğu Avrupa ülkeleri arasında Macaristan en fazla (%36) desteğe sahiptir. Türkiye’nin üyeliği ise Ab vatandaşlarının sadece %30’u tarafından desteklenmektedir.En çok Türk’ün yaşadığı Almanya’da bu destek %20’ye düşerken, pek az Türk’ün bulunduğu İrlanda’da %44’e çıkmaktadır.

   Türkiye’ye sempatik bakmayan Avrupalı politikacıların üyeliğimizi geciktirme ve hatta önleme yolunda bu tablodan yararlanmak istemeleri halinde karşımıza çok ciddi yeni dönemeçler çıkacağı kuşkusuzdur.Avrupa’da bu tür eski-yeni politikacılar maalesef mevcuttur.Eski Fransa Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing,geçenlerde yaptığı Türkiye karşıtı çıkışla herkesi şaşırtan eski Alman Şanşölyesi Helmut Schmidt, uzun yıllar komisyon başkanlığı yapan “dini bütün sosyalist” Fransız politikacı Jacgues Delors gibi “eskileri” bir yana bıraksak ve hezeyanlarını ilerleyen yaşlarına versek bile, kafileye her an yenileri katılmaktadır.Bunlardan biri,1997 Lüksembourg Zirvesi’nde Türkiye’nin dışlanması senaryosunun baş aktörü konumundaki Şansölye Helmut Kohl’ün yerine 45 yaşında Alman CDU’nun başına gelen Bayan Angela Merkel’dir. Bayan Merkel, ünlü bir dergiye verdiği demeçlerinden birinde “Türkiye’nin adaylığını desteklemek yanlıştır, çünkü Türk tarafında düş kırıklığı yaratabileceği gibi, AB halkları üzerine de çok fazla baskı yükleyecektir.” Diyerek Hıristiyan rengini belli etmiştir. Almanya’da 2002 yılında genel seçimler yapılacaktır.Bu seçimlerde, adı geçen bayanın ve partisinin iktidara gelmesi sonucunda karşımıza ne çetin bir dönemeç çıkacağını şimdiden düşünmek hiç de zor değildir.

 

3.3. İç Koordinasyon Sorunu

   Türkiye’de AB ile ilişkiler konusunda sürdürülen çalışmaların iç koordinasyonu nedense hep sorun olmuştur.Bu konuda bir kısmi çözüm, 1987 başvurusu ertesinde gerçekleştirilen Devlet Bakanlığı ve daha sonra Başbakan Yardımcılığı modeli ile bulunmuşsa da, sonradan bu modelden vazgeçilmiş ve işler yeniden ciddi kadro sıkıntısı sorunları ile karşı karşıya bulunan Dışişleri Bakanlığı’na aktarılmıştır.

   57. Hükümet bu soruna 26 Ocak 2000 tarihinde çıkardığı 2000/3 sayılı Genelge ile çözüm bulmaya çalışmışsa da, getirilen düzenleme yine Dışişleri Bakanlığı merkezli olduğundan, kimseyi memnun etmemiştir.

   Yapılan eleştirileri göz önüne alan hükümet, hayli zaman kaybettikten sonra, 30 Mayıs 2000 tarihinde TBMM’ne sunduğu “Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısı” ile bu konuda yeni bir adım atmayı karar vermiştir. Bu günlerde yasalaşması beklenen tasarının gerekçesinden öğrendiğimize göre, “...Bir yandan kamu kurum ve kuruluşları arasında gerekli eşgüdümün sağlanması, diğer yandan Hükümet tarafından konuyla ilgili oluşturulan kurul ve komitelere sekreterya hizmeti sunulması, bu Kurul ve Komiteler tarafından alınan kararların yürütülmesi gibi görevlerin yerine getirilebilmesi için...Başbakanlığa bağlı bir Avrupa Birliği Genel Sekreterliği kurulacaktır.” Yasa tasarısında, iç koordinasyon konusunda Dışişleri Bakanlığı ile diğer kuruluşlar arasında uygun dengeler sağlanmaya çalışıldığını görmekteyiz. Söz gelişi, Avrupa Birliği Genel Sekreteri büyükelçi düzeyinde bir Dışişleri mensubu olacaktır ama DPT, Dış Ticaret Müsteşarlıkları gibi kuruluşlardan yardımcılar verilecektir. Yine tasarıda,özel sektör,sendikalar, sivil toplum kuruluşları ile üniversitelerin görüşlerinden yararlanılmasında ilişkin hükümler de yer almaktadır.

   Tasarının bir yeniliği de, aralarında Avrupa Birliği uzman ve yardımcılarının da yer aldığı 73 kişilik yeni kadro ihdası yoluna gitmesidir. Ne kadar değerli, yetenekli ve özverili olursa olsunlar, bu 73 kişiyle yukarıda bazılarını çok kısa olarak sergilemeye çalıştığımız tehlikeli dönemeçleri nasıl aşabileceğimizi hep birlikte göreceğiz. Korkumuz, iç koordinasyon konusunun kendisinin zaman içinde bir tehlikeli dönemeç, hatta yolu tümden tıkayacak engel haline gelmesidir. Bunun olmaması için, yeni yasanın uygulanışının yakından izlenmesi ve düzeltme gerekli olduğunda hemen yapılması şarttır.

 

SONUÇ

   Bu yazıda Helsinki Zirvesi sonrasında karşımıza çıkan fırsatlara, bunlardan yararlanabilmek için yapmamız gerekenlere ve bizi AB üyeliğine götürecek yolun bazı tehlikeli dönemeçlerine değinmeye çalıştık.Kuşkusuz yolda başka tatsız dönemeçler de vardır. Uzmanlık alanımıza pek girmediği için bu yazıda değinme cesareti bulamadığımız “Kıbrıs sorunu” bunlardan birisidir.

   Fakat, eksiklikler de içerse, bu tartışma sonrasında bizim vardığımız sonuç şudur: Helsinki kararları ertesinde uzun, ince yol hiç de kısalıp genişlemişe benzememektedir.Bazı uzmanların haklı olarak belirttikleri gibi artık yolun “Kopenhag kriterleri” adını taşıyan bazı işaret ve şeritleri vardır. Fakat, unutmamalıyız ki,bizim gibi ne kent içi, ne de şehirlerarası yollarda bu tür işaret ve şeritlere pek alışık olmayan uluslar için bunlar avantaj olabildikleri kadar dezavantaj da olabilir. Çünkü bunlar sayesinde kural ihlallerini belirlemek ve ceza yazmak kolaylaşır.

   Kuşkusuz 65 milyon nüfuslu Türkiye Cumhuriyeti’ni uzun ve ince bir yolda ilerlemeye çalışan otomobile, Avrupa Birliği’ni de ona ceza yazmak için çırpınan trafik polisine benzetmek fazla isabetli olmayabilir. Fakat, ne tür anlatımı seçersek seçelim , hangi benzetmeleri kullanırsak kullanalım, şu gerçeği görmezlikten gelemeyiz: Tehlikeli dönemeçlerde ciddi kazalarla karşılaşmazsak bile, önümüzde daha kat edecek en az 10-15 yıllık yolumuz var gibi görünmektedir.